Ara

Korkak Kahraman

Benim Adım Kahraman

Benim adım Kahraman. 34 yaşındayım. Babam koymuş adımı. Ben daha doğmadan, hatta henüz benim fikrim bile ortada yokken, “Kahraman olacak benim oğlumun adı” demiş. O demiş ya, Allah da babamın gönlüne göre vermiş. Ben doğduktan sonra başka hiç çocukları olmamış ama zaten babamın tek istediği bir erkek evlada sahip olmakmış. O yüzden ardına düşmemiş hiç, “olduğu kadar” demiş.

Kendi yapamadıklarını ben yapayım diye, özgür olayım diye, başkaları için önemli olayım diye, korkmadan yaşayayım diye Kahraman koymuş benim adımı. Her şeyin en iyisi olayım istemiş. Farklı olayım, fark yaratayım istemiş. İsmimi kahraman koyunca bunların hepsi kendiliğinden olur zannettiğinden sanırım, bayağı büyük beklentiye girmiş benimle ilgili.

Cesur, tuttuğunu koparan, her şeyi tek başına başaran, akıllı, zeki, pratik bir çocuk dünyaya geldi sanmış babam. Kahraman geldi sanmış. Ben büyüdükçe yaptığı yanlışı anlamış olacak ki zamanla adımla bile çağırmamaya başladı beni. Sanki ikimizin de böyle olması benim suçummuş gibi, sanki genetik miras diye bir şey yokmuş gibi, sanki tüm bu vasıfları ben istemiyormuşum gibi içten içe hep suçladı beni. Ona göre, o elinden geleni yapmıştı ama ben yeterince çaba harcamamıştım. Güçsüz olmayı, korkak olmayı, depresif olmayı ben seçmiştim. Aslında hikaye hiç de öyle değildi…

Her şeyden önce adımı hiç sevmedim ben, hem de hayatımın hiçbir döneminde. Üzerimde bir kamyon yükü sorumlulukla doğmuş gibi hissettim hep. Kendimi bildim bileli adımla dalga geçilmesinden bahsetmeyeceğim bile çünkü az çok tahmin edebilirsiniz. Okul yılları bu yüzden en acımasız yıllarım oldu. Ne zaman bir şeyi yapamasam hep birlikte bağırırlardı, “Korkaak Kahramaaan. Korkaaak Kahramaaan”. İşte o zamanlarda babama daha çok öfkelenirdim. Hiç değilse ikinci bir ismim olsaydı…

Nereye gitsem adım Kahraman diye işleri bana yaptırmaya çalışırlardı. Mahalleden arkadaşlarla bakkalın önünde otururken bir anda kendimi bakkaldan alışveriş yapan teyzenin poşetlerini taşırken bulurdum. Bakkalın önündeki altı çocuktan benim seçilmem ise tesadüf olmazdı, çünkü benim adım Kahraman’dı. Sonra tüm poşetleri yere düşürünce de sanki seçimi kazandıktan sonra vaatlerini yerine getirmemiş siyasetçi muamelesi görürdüm. Sorun sadece onlarda değildi, zamanla ben de kendimden utanır olmuştum. Sınavda kopya çekerken yakalanan çocuk gibi utançla, oraya buraya saçılan meyveleri toplamaya çalışırken bulurdum kendimi. Bunu da başaramadım, layık olamadım ismime…

Namım hep benden önce giderdi. Sınıf değişikliklerinde listede adımı görenler beni böyle iri yarı, iş beceren bir tip zannederlermiş. Ben geldikten sonra cılız, sakar bir tiple karşılaştıklarında nasıl da büyük hayal kırıklığına uğradıklarını hiç de çekinmeden söylerlerdi. Konu bensem hep bir hayal kırıklığı olur…

Ne top oynamaktan anlardım ne de bilgisayar oyunlarından. Varsa yoksa kitaplarım. Gerçi arada ağaca takılan toplar için beni çağırıyorlardı, “haydi Kahraman uç da al getir topu” diye ama onlar da biliyorlardı ki, eğer uçma yeteneğine sahip bir Kahraman olsaydım da onların toplarını alamazdım, çünkü benim yükseklik korkum vardı. Kısacası, ben istesem de kahraman olamazdım zaten…

Sorgulama

Bir gün, henüz ilkokul 1. sınıfa yeni başladığım günlerde, ilkokul öğretmenim bir soru sormuştu. Cevabı bilip bilmediğime emin olmadan parmağımı kaldırmaya çalıştım ama o kadar korkaktım ki, bana söz verilirse ne yapacağımı bile bilmiyordum. Nitekim öğretmen de işini biliyordu, sınıftaki en korkak parmağa söz verdi. Cevabı utana sıkıla, kızara bozara söyledim. Üç cümle için içimdeki volkanın lavları aktif hale gelmişti ama çilem orada bitmemişti. Tam oturacaktım ki, “dur” dedi öğretmen. “Senin adın Kahraman değil mi? Neden kendine güvenmiyorsun, biliyorsun işte cevabı”. Benim adım Kahraman. Adım Kahraman olduğu için de asla utanamam, kızaramam ve korkamam… Neydi acaba öğretmenin beklediği. O günden sonra daha cesurca davranmam mı? 44 kişilik sınıfın içinde, herkesin gözleri üzerime kilitlenmişken ve henüz hiç arkadaş edinememişken adımın Kahraman olduğunu hatırlatarak beni bu utangaç ruh halimden bir anda kurtaracağını mı düşündü?

O günden sonra hiçbir zaman kendi isteğimle parmak kaldırmadım. Muhtemelen öğretmeni de hayal kırıklığına uğrattım.

Daha küçücükken yormaya başladım ruhumu. Sanki bir ömrü yaşayıp bitirmişim de ikincisine başlamışım gibi hissettim oldum olası.

Kendimi bildim bileli hayatı, yaşama sebebimi, adımı sorguladım durdum. Önceleri adımın Kahraman olmasının bir nedeni olduğunu düşünürdüm. Hayattaki her şeyin bir amacı vardı ve benim adım da henüz bilemediğim bir sebepten dolayı Kahraman’dı. Bu sebebi araştırarak uzun yıllarım geçti. Zaman zaman bulduğumu zannettim, başıma gelen olayların bunun için işaret olduğunu zannettiğim zamanlar da oldu. Ama hep yanıldım. Sadece yanıldığımı görmem uzun zamanımı aldı. Benim adım Kahraman’dı ve bunun hiçbir sebebi yoktu. Benim adım Kahraman’dı, çünkü babam kahraman bir oğlu olsun istemişti.

Yıllar geçtikçe içimdeki sessizlik arttı. İçimde kopan çığlıklar ve öfke azaldı ve yerini bomboş bir ruha bıraktı. Önceden de az konuşan bir insandım ama en azından sessiz de olsa öfkem vardı, mutsuzluğum vardı, isyanım vardı. Peki ya sonra? Tüm o içimdekiler teker teker yok oldular. Ya da belki de ben onları birer birer kovdum. Hayattan zevk almak için çaba harcamaktan vazgeçtim.

Hayalim, adımı bir gün hiç kimseye söylemeden gidip değiştirmekti. Yaşım geldiğinde mahkemeye baş vuracaktım. Adımı değiştirdikten sonra da babamın karşısına dikilip, “Kahraman oğlun öldü baba” diyecektim. “Yeni oğlunla tanış, ben Sefa” …

Sonra yıldım. İsmimi değiştirmenin beni kurtaracağına, ruhumu özgür bırakacağına dair o çocukça ümitlerim yok oldu. Neyi değiştirirsem değiştireyim kendimi yeni baştan başlatamazdım. İsmimin bana kattıklarını, benden götürdüklerini değiştiremezdim. Belli ki ben artık “Kahraman”dım ve bu gerçeği hiçbir Sefa değiştiremezdi.

Annem

Annem çok güzel bir kadındı. Onunla ilgili hatırladığım tek şey bu; güzelliği… Ses tonunu hatırlamak için kendimi çok zorladım ama bir türlü olmadı; ya çok çalıştığı, konuşmaya zamanı olmadığı içindi ya da o da benim gibi konuşmaktan bıktığı için artık susmuştu ve ben onun suskun zamanına denk geldiğim için ses tonunu hiç hatırlayamıyordum.

Biliyor musunuz bir insan öldüğü zaman onun ses tonu da yıllar içinde kaybolur gider. Akıllarda görüntüsü, boyu posu, hikayeleri, yaptığı işler kalır ama ses tonunu hatırlamak zordur. Eğer annemin küçük bir parça da olsa ses tonunu kulağıma getirebilseydim çelikten bir kutunun içinde sonsuza kadar kulağımın içinde saklardım. Ama yoktu.

Anneme dair hatırladığım en belirgin şeyleri, saçları ve elleri. Simsiyah ve upuzun saçları vardı. Kalın telliydi. Her sabah saçlarını örerdi ve kırmızı lastik tokasıyla sıkı sıkı bağlardı. Saçlarını örmek için yan tarafa savurur ve aynada saçlarına bile bakmadan, otomatiğe bağlamış gibi saçlarını saniyeler içinde bağlar bitirirdi. Sanki birisi gelip örgüsünü açacak gibi de sımsıkı bağlar ve hızla oturduğu yerden kalkardı. Hep acelesi var gibiydi, hep geç kalacakmış gibi koşar adım giderdi her yere. Saçlarını örerken ellerine bakardım… Sağ serçe parmağının neden hep havada olduğunu sormak isterdim ama o, o kadar hızlı örüp bitirirdi ki saçlarını, ben daha soramadan konu kapanırdı sanki…

Aslında anneme sormak istediğim çok fazla soru var. Eğer şimdi burada olsaydı, demli bir çay koyup onunla derin bir sohbet etmek isterdim. Artık babamı annemden daha iyi tanıdığım için onun da bana sormak isteyeceği çok fazla soru olabilirdi. Belki de yılların verdiği alışkanlıkla, sadece beni dinlemeyi seçerdi.

Babamla evlendikten bir sene sonra ben doğmuşum. Babam, bir erkek çocuğu olduğu için mutluluktan havalara uçmuş ve annemin hastaneden mahalleye gelişini davullarla zurnalarla kutlamış. Kahraman yuvaya geldi diye bir ay boyunca evde eğlence ve çilingir sofraları eksik olmamış. Yeni doğum yapan annemi düşünen de olmadığı için tüm yükü yine annem çekmiş. Anneannem bunları anlatırken, kendisinin de anneme yeterince destek olamadığını büyük pişmanlıkla söylerdi.

Pişman olmak… Bazı insanlar böyle tecrübe ederler. Hayatları hep pişmanlıkla geçer ve her seferinde, “bir dahakine böyle yapmayacağım” deyip yine yaparlar. Anneannem öyle değildi. Daha sonra teyzelerimin doğumunda onlara daha çok destek olmuştu. Ama ben öyleydim. Ben hiçbir zaman doğru tepkiyi vermeyi öğrenemedim. Bana birisi bir şey söylediğinde hiç hazır cevap olamadığım gibi, düşünerek yaptığım hareketlerde de doğru yolu seçmeyi bir türlü beceremedim. Benim aklım hep başka çalışıyordu. Hep sonradan geliyordu aklım başıma…

Annem için de hep pişmanlıklarım vardı. Onu ne kadar sevdiğimi söyleyebilmek için çok zamanım olmamıştı ama mahalledeki arkadaşlarım için “Kahraman” olmaya çalışırken annemin ne kadar yorulduğunu ve zayıfladığını görememiştim. İçindeki hastalığın onu nasıl kemirdiğini, yok ettiğini hiç bilemedim ve onu yalnız bıraktım. O çok sevdiğim saçlarını kestirdi diye o kadar sinirlenmiştim ki günlerce annemle konuşmamıştım. Bir gün ağladı hatta, “oğlumu özledim sarılayım” dedi ama yatağın köşesine sindim ve kaskatı kesildim. Asla bana sarılmasına izin vermedim.

Sonra unuttum tabi, yeni saçına alıştım. Onu öyle de sevebileceğimi gördüm çünkü bana saçlarının yine uzayacağını söylemişti. Nasıl olsa saçları onundu ve yine uzayacaktı. Ben de saçlarımı berbere gidip kestiriyordum, onun da hakkı vardı saçlarını kestirmeye.

Ama annemin saçları bir daha hiç uzamadı… Annem günden güne eridi. O çok sevdiğim parmakları sadece deri ile kaplanmış kemik parçalarına döndüler. Sonra annem bir gün gitti… Ben henüz sekiz yaşındaydım. Çoğu arkadaşım o yaşlardaki anılarını pek hatırlayamıyorlar ama benim anılarım hep trajik olduğu için sanırım ben çok fazla şey hatırlıyorum. Annemin olmadığı evimize döndüğümüz günü de çok net hatırlıyorum.

Annemi hastaneden yeni getirmiştik. Aslında birkaç gün sonra tekrar gitmeden önce onunla uyuyabileceğime söz vermişti ama gece ağrıları çok artınca babam tekrar annemi hastaneye götürdü. Ben de halamla birlikte evde kaldım. O gece çok ağladım. Halam beni oyalamak için elinden geleni yaptı ama ben odamda tek başıma ağlamaktan başka bir şey istemiyordum çünkü ben o gece halamla değil annemle yatmak istiyordum. Hem bana söz vermişti. Annemle ilgili tüm hayallerimi uzun zamandır “yarın”a ertelemek zorunda kalıyordum çünkü “bugün” hep bir işleri oluyordu. Ya hastaneye gitmek zorundalardı ya annemin dinlenmeye ihtiyacı vardı ya da ben artık kocaman olduğum için anlayışlı olmak zorundaydım. Şimdi düşününce keşke daha az anlayışlı olsaydım diyorum. Onlara sormadan annemin koynuna girseydim. O uyurken yanında oturup onu izleseydim. Annemi daha çok dinleseydim de ses tonunu beynime kaydedebilseydim. Annemle ilgili daha çok anı biriktirebilseydim…

Ertesi sabah babam gelip halamla bizi aldı. O kadar erken bir saatti ki uyku gözümden akıyordu ama umurumda bile değildi çünkü hastanede bile olsa annemle uyuyabilecektim. Hastane odasından içeriye girer girmez anneme koşturacak ve bir şey demesine fırsat vermeden yanına sokulacaktım. Çok hızlı koşacaktım çünkü yakalanmak istemiyordum. Ayakkabılarımın cırt cırtını odanın kapısında söktüm çünkü onları çıkarmak için zaman kaybedemezdim.

Halam, benden sakladığını düşünerek tüm yol boyunca ağlamıştı. Neden ağladığını biliyordum çünkü annem hastaydı ve ben halamı tüm gece epey yormuştum. Hastanenin önüne geldiğimizde halama, “Ağlama hala, bir daha seni bu kadar yormayacağım” dedim ama halam bana sarılıp daha çok ağladı. Sanırım bu, beni affettiği anlamına geliyordu.

Babam hastane odasının kapısını açtığında kendi kendime koşacağıma söz vermiştim ama annemi o kadar güçsüz orada yatarken gördüğümde bunu yapamadım. Usulca yanına kadar gelip orada dikildim. Bana baktı, gülmeye çalıştı. Sanki son gücünü buna kullanmak için biriktirmiş ve saklamıştı; “oğlum geldiğinde ona gülerim” diye bana son gücünü saklayan bir kahraman… Ben annemin yanına yaklaşamayınca, annem beni ellerimden çekti ve kendisine yaklaştırdı, sonra da tüm gücüyle sarıldı. Çok az gücü kalmıştı çünkü büyük bir kısmını az önce bana gülmek için kullanmıştı. Muhtemelen ben anneme daha sıkı sarılıyordum ki babam kollarımı biraz çözdü. Halam bizi öyle görünce bu sefer göz yaşlarını saklamaya gerek duymadan ağladı, babam da ağladı. Ama annemle biz ağlamadık. Annem yine hiç konuşmadı. Sadece sarıldı ve beni kokladı. Annemin yanına uzanmama izin verdiler. Uyuyamadım ama biraz yanına uzanmak bile çok iyi gelmişti. Anneme, benim bile fark etmediğim son isteğimi yerine getirdiği için tüm ömrüm boyunca teşekkür edeceğim. En azından annem benim gibi değilmiş, onu bilmek bile beni rahatlatıyor. O, her şeyi yanlış yapan ve sonra, “keşke böyle yapsaydım” diye hayıflanan birisi değildi muhtemelen. Sanırım bizim evin kahramanı annemdi. Onunla daha çok zaman geçirmeyi ve ondan bir şeyler öğrenebilmeyi çok isterdim.

Sonra, beni biraz oyalaması için görevlendirilen halamla biz kantine gittik. O odadan çıkarken anneme daha fazla bakmış olmayı isterdim, çünkü bu onu son görüşüm olmuştu…

Annemi gömüp mezarlıktan eve döndüğümüz günü de asla unutamayacağım. Ölümün doğal bir sonuç olduğunu bu yaşımda artık biliyorum ve bir insanın ölümü kabullenmekten başka bir çaresinin olmadığını da… Çünkü o gün bunun için çok isyan etmiştim. Babama, anneme, halama, arkadaşlarıma, komşulara, tüm dünyaya kızgındım. Hep birlikte annemi benden aldıkları için öfkem kocamandı. Kocaman sessiz bir öfke topum vardı içimde.

Daha önce hiç, sonsuza kadar kaybettiğinizi sandığınız bir şey bulduğunuz oldu mu? Yani mesela bir küpe, çok sevdiğiniz bir kalem ya da mesela bir mektup… Artık onu aramaktan bıkıp da içinizde sonsuzluğa uğurladığınız olmadı mı hiç? Peki, onu yıllar sonra, hiç ummadığınız bir anda bulsanız neler hissederdiniz?

Bundan yıllar önce, annemin ölümünün üzerinden henüz birkaç sene geçmişti, halam bana bir fotoğraf verdi. Annemin kucağında oturuyordum fotoğrafta. Eski kahverengi pötikareli koltuklarımızın üzerindeydik. Arkada kocaman çiçekleri olan perdelerden vardı. Annem bir şeye gülüyordu fotoğrafta. Ve çok mutluydu. Muhtemelen birisi ile bir şeyler konuşurken çekilmişti çünkü gülerken bir yandan da kolları ile bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Aslan yelesi saçları ve kocaman gözlükleri ile dünyaya gülümsüyordu annem. Nedenini hep merak ettim, bir makine icat edilse de birkaç dakikalığına da olsa beni o fotoğraf karesinin çekildiği ana götürse dedim. Hiç görünmeden birkaç dakika boyunca annemi izlesem, neye güldüğünü öğrensem ve bu ana geri dönsem. Kamera bir anda sepya moda dönse, beni görünmez bir şekilde oraya götürse, fotoğraf anına kadar geçen birkaç dakikayı birlikte yaşasak ve sonra kamera yine günümüz renklerine dönüp beni, pötikareli koltukların yerinde duran metal kolları olan tay tüyünden, leke tutmaz bu bej koltuklara getirse. Ama hiç olmadı. Ben o fotoğrafa yüzyıllar boyunca da baksam böyle bir olay asla yaşanmayacak, ne acı.

Belki de on sene boyunca o fotoğraf karesine, deliler gibi merakla baktım, senaryolar yazdım, hikayeler uydurdum. Sonra bir gün o fotoğraf kayboldu. Onu koyduğumu sandığım yerde bulamadım. Çok aradım, odamın altını üstüne getirdim ama olmadı. Kaybolmuştu artık… Zaman makinesinin icadını beklememe de gerek kalmamıştı… Beni anneme bağlayan nesnel şeylerden birisiydi o ve artık o kadar somut bir bağlayıcım kalmamıştı elimde. O fotoğrafı kaybettiğim için deliye döndüğüm an çok oldu. Arayıp bulamadıkça kendi salaklığıma çıldırdım. Ama zamanla, her şeye alıştığım için fotoğrafın olmamasına da alıştım. Kendi kendime bahaneler uydurdum; beni anneme o fotoğraf mı bağlayacaktı. Zaten artık ezberlemiştim fotoğrafı. Ayrıca annemin daha güzel fotoğrafları da vardı. Belki o kadar güzel gülmüyordu ama onu anlatan başka fotoğrafları da başucuma koyabilirdim… Falan filan… Hepsi hikâye hepsi yalan dolan…

Birkaç gün önce yatağımın yerini değiştirmek istedim. Camın önündeyken sabah güneşi gözümün içine içine girmeye başlamıştı. Alışkanlıklarından zor vaz geçen ve eşyaların yerini değiştirmeyi çok da akıl edemeyen bir adam olduğum için yıllarca sabah güneşinin beni taciz etmesine izin vermiştim ama artık canıma yetmişti. Yatağı çekeceğim yer artık çok önemliydi çünkü belli ki ben bu yatağı yüzyıllar boyunca bir daha yerinden oynatmayacaktım. Sonunda karar verdim ve yatağı odanın diğer ucuna çektim. Hem kapı açılınca direkt kabak gibi ortada da olmazdım. Yatağımı çektikten sonra altını temizlemek için döndüğümde duvarla süpürgelik arasında bir kâğıt gözüme çarptı. Daha doğrusu kâğıt parçası gördüğümü sandım ama aslında yıllar önce kaybettiğim fotoğrafımın orada öylece senelerdir beni beklediğini gördüm. Onun, annemin mucize gibi gülen fotoğrafı olduğunu anladığımda birkaç dakika elimde fotoğrafla dikildim. Şaşkındım, yorgundum, mutsuzdum… Öyle bir anımda gelip bulmuştu ki fotoğraf beni. Belki de aslında çekip gitmişti, tıpkı annem gibi bir daha hiç gelmemek üzere hem de… Ama benim ne halde olduğumu görünce süpürgeliğe takılıp kalmış numarası yaptı belki de. Yani aslında orada değildi ama kendisini tozlandırıp gelip kondu oraya. Tıpkı, annem gittikten sonra babamın üzerimi örtmeye her geldiğinde yaptığım uyuma numarası gibi o da ben koltuğu çekerken hızla gidip oraya saklandı ve üzerine toz bulutunu çekip benim onu bulmamı bekledi. Olamaz mıydı?

Ne kadar acı içinde nefes aldığımı gördüğü için bana yardıma gelen fotoğrafımı bu sefer kaybedemezdim. Dakikalarca özlem giderdikten sonra onu dolabımın çekmecesine güzelce yerleştirdim ve akşam, kaybolan fotoğrafımla uzun uzun hasret gidermek üzere odamdan ayrıldım.

Mutluluk Dışımda

Hani derler ya hep, “mutluluk içinizde” diye… Mutluluk benim dışımda… Bunu yıllarca o kadar derinden hissettim ki artık benim bir parçam gibiydi. Yani benim dışımda, ben isteyince değil, kendi isteyince bana dahil olan bir parçam. Mesela ekmek almaya giderken, hiç istemeyerek gönderildiğim için tek başıma mahalle aralarında yürüyüp fırına giderken mutluluk da yanımda benimle birlikte ekmek almaya geliyordu. Onu kendime dahil etmek için bir şeyler yapmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Her defasında benim uzağımda, karşı kaldırımda yürüyor ama asla bana katılmıyordu.

Mutluluğunun içinde olmaması o kadar çok yoruyor ki insanı. Çünkü eğer mutluluk dışında yaşıyorsa, onu ruhuna davet etmek çok zor. Ne yalanlar, bahaneler, rüşvetler de versen gelmez bir türlü. Uzun uzun düşünsen ya da ailenin ve arkadaşlarının dediği gibi artık kendini toparlamanın vakti de gelse mutluluk seninle olmak istemiyorsa asla girmez koynuna… Mecbur, yoluna onsuz devam etmek zorundasındır ama bunu kimse anlayamaz.

Mutluluğun dışımda olduğunu çok geç fark ettim. Gittikçe daha yalnız, daha az konuşan ve daha hassas bir adama dönüşürken zar zor fark ettim bunu. Bazen tüm gün dışarıda aylak aylak yürüdükten sonra her zaman gittiğim o kahveye oturur; sırtımı, gürültülü okey seslerini içeride bırakan o incecik cama yaslar ve eskimiş deri montumun fermuarını sıkı sıkı çekip saatlerce dışarıdan gelip geçenleri izlerdim. Tüm o saatler boyunca kendi içimde birileri sürekli konuşurdu… Dışarıdan bakıldığında sessiz sakin oturan bir adam gibiydim ama içimde ne kavgalar ne fırtınalar kopardı, kimse bilmezdi. Eğer sadece bir kişi daha içimde konuşanları duysaydı sanırım deli olduğumu kabul etmek zorunda kalırdım, Allah’tan sessizliğime inandırabiliyordum herkesi. Şimdi ne zaman bu kadar sessiz sedasız kendi kendine oturan birisini görsem, kalabalık bir yerden geçer gibi geçiyorum yanından. İçindeki kavgadan haberdarmışım gibi bakıyorum gözlerinin içine içine…

Tüm üniversite hayatım boyunca Ankara’nın yokuş yollarında, sırtımda hep aynı deri montum, içimde hep aynı kavgalarla, gidip geldim. Ortaokul ve lise hayatımdan farklı olarak o kadar az arkadaş edindim ki kendime… Sanki silinmek ister gibi o kadar az insan soktum ki hayatıma… Güldüm, eğlendim, kendi kendime ağladım, güçsüz hissettim, yapabilir miyim acaba dedim, yemek yedim, uyudum, uyandım, müzik dinledim, kitap okudum, dergi karıştırdım… Aslında normal bir insanın yaptığı her şeyi yaptım. Beni normalden ayıran en önemli şey, bunların hepsini bir robot gibi yapmak oldu. Mutluluğa hep aynı mesafeden yürürken tüm bunları yapabilmek ne kadar zordu bilemezsiniz. İşte belki de bu yüzden ruhumu biraz fazla yordum.

Dünyanın en korkak, en çekingen insanı olduğum için hep aynı kahveden hep aynı manzarayı seyrettim. Geçip gidenleri, hiç durmayanları seyrederken çok rahattım. Kimsenin göz hapsinde olmadan yıllar o kadar güzel geçti ki… İşte tüm bu sebeplerden bir kız arkadaşım da olamadı. Zaten hayatıma birisini sokacak kadar korkusuz olamadım hiç. Rüyalarımda bile bir kız arkadaşım olduğunu çok nadir görürdüm. Çünkü kafamda kurguladığım tüm aşklar çok korkunçtu… Böyle kendi halimde yaşamak çok kolay geliyordu. Hayatıma birisini sokmak dünyanın en zor işlerinden birisi olmalıydı. O kadar insan bu zor görevi nasıl yürütüyordu, hatta bazıları evleniyordu bile. Benim aklım bunu hiç almıyordu.

Zaman zannettiğimden daha hızlı aktı. “Su gibi git gel” derdi babaannem; su gibi, sır gibi geçti gitti yıllar. İçimde birikenler arttı da arttı, kocaman dağlar oluşturdum ruhumun dört bir yanında. Kış oldu, kar yağdı dağlarıma; daha sonra kurduğum hayaller boşa çıktığında da bir şey diyemedim. Başkası olsa çığlıklar atar, akıl dedikleri şeyi yitirir meczup olurdu ama ben dayandım. Nefesimi de aklımı da sıkı sıkı tuttum, sessiz sedasız izledim dağlarımdan inen koca koca çığları…

Anlayacağınız gibi mutlu olmayı hiç beceremedim. İçime kocaman, depresif bir gergedan yerleşmiş sanki daha ben doğarken. Benimle birlikte büyüdükçe büyüdü o gergedan da ve hiç gücüm yetmedi onu tutup da üzerimden atmaya. Bir süre sonra ben de kabullendim artık, ömrüm boyunca üzerimde onunla yaşamayı öğrenmem gerekecekti. Öğrendim de… Kabullendikten sonra artık onun yükü bana ağır gelmemeye başladı. Tüm mutsuzluğu, depresifliği, huysuzluğu ve sessizliği ile kocaman, işe yaramaz, Ankara’nın dumanından grileşmiş ve yıllar geçtikçe daha da ağırlaşan bir gergedan…

Peki Şimdi Ne Olacak?

Bütün üniversite hayatım boyunca çıkıp indiğim yokuşlar, sayısını ezberlediğim basamaklar, küf kokan evim ve daha da küf kokan banyom, kitaplarım ve daha birçok şey… Hepsi bana el sallamaya, beni yolcu etmeye gelmiş gibiydi mezun olduğum gün. Aslında emimin babam da kendisini benim kep törenimde gözü yaşlı hayal etmişti ama benim mezuniyetim geciktikçe gecikti ve adamın da ilk günkü heyecanı kalmadı tabii ki.

Babamla aramıza zaman girdi… Zaman o kadar hızlı ve habersiz akıp gitti ki fark edemedim bile. Sonra bir baktım babam da atlamış zamanın sırtına onunla birlikte gidiyor, eriyor, yaşlanıyor. Ben de yaşlandım tabii ki ama aynı hızla değil. Çünkü ben bir dönem hiç büyümedim, hep olduğum yaşta kaldım. Gelişememem bundandır. Hep küçük bir çocuk gibi, baş edemediğim olaylar karşısında (ki baş ettiklerimin sayısı çok az) koşarak yorganın altına saklanma isteğim de bir türlü büyüyemememden kaynaklanıyor.

Lafın kısası babam son on yılda çok hızlı yaşlandı, ben de aynı hızla olduğum yerde saydım. O yüzden, aramıza giren mesafe yüzünden, uzayan okulum yüzünden, babamın hayallerinin karşılığı olamamam yüzünden, annemsizliğim yüzünden, korkaklığım yüzünden ve daha birçok sebep yüzünden babam mezuniyetime gelmedi. ‘Mezun olsa ne olur olmasa ne olur’ demiştir kendi kendine büyük ihtimalle ama bana “unuttum” dedi. Babamın gelmeyi unuttuğu göstermelik mezuniyet töreninden tam üç yıl sonra evime gerçek bir belge ile dönebildim. Geçici diploma ile… “Gerçeği düzenlenene kadar birkaç hafta sende kalacak, bunu sakın kaybetme çünkü bu belge olmadan aslını alamazsın” dediler. O belge bir süre aynı pantolonumun cebinde benimle birlikte gidip geldi. Ya da belki de çok ender çıktığım odamın kapısının arkasında, aylarca hiç sesini çıkarmadan öylece onu hatırlamamı bekledi. Daha sonra bir süre sonra nasıl olduysa kitap ayracı olarak bana hizmet vermeye başladı ve zamanla da yok olup gitti, kayboldu. Kaybolduğunu fark etmedim bile, hatta hiç aramadım bile.

Acaba şu anda benim gerçek diplomam hangi kilitli dosya dolabının içinde beni bekliyordur? “O kadar uğraştı mikrop ama bir gelip almadı beni” demiyor mudur? Benimle tanışmak için memurun masasının üzerinde ne kadar yatmıştır acaba? Sonra da ben almayınca dolapların birisinin en karanlık köşesinde o da benim gibi derin bir uykuya dalmıştır belki de. Ruhum gibi, hep uyuyan ve hiç uyanmayan ruhum gibi o da dipsiz bir kuyuda kaybetmiştir kendisini…

Şu anda kopyasını da aslını da kaybettiğim ve hayatım boyunca hiç ihtiyaç duymadığım diplomalarımın nerede olduğunu bilmemek hayatımın özeti gibi… Hayatımın nerede olduğunu hiç bilmiyorum, bir yerlerde kaybolmuş bir şekilde uzanıyorum sırt üstü ve kulağımın kenarında hep aynı müzik…

Ve Son…

Aslında bundan sonraki yapacaklarımı hiç kurgulamamıştım. Sadece elime kağıt kalem alıp içimdekileri dökmenin belki faydası olur ve bu ömrüm boyunca bana yapışıp duran depresif ve mutsuz ruh halim iyileşir demiştim. Ancak sanırım kalemi elime aldığım anda bir şeylerin artık iyileşemeyeceğini, 34 yıldır aynı ruhun içimde nefes aldığımı fark ettim. Tıpkı ezbere bilinen bir yemek tarifi gibi beş dakikada kendimi odamın içinde bir bit kadar küçültebilirdim. Yeteneklerim herkesten farklıydı ve işin enteresan tarafı ben kendimi bir türlü “farklı” bir insan olarak kabul edememiştim. Eğer bunu başarabilseydim ya da belki de farklı olduğumu kabul edip kendimi böyle sevebilseydim her şey çok başka olabilirdi. O zaman hayatımdaki kocaman boşlukların da bir anlamı olurdu.

Ama neticede bunu yapamadım… Korkak, içine kapanık, düş aleminde, ruhu yorgun bir bezgin bekir olarak bu dünyanın yükünü taşıyamadım. Hep farklı olsun istemiştim; bu olmadı baştan başlayalım, annem de ölmesin, adım da kahraman olmasın, babam da böyle olmasın, dünya da böyle dönmesin falan filan… Elindekilerle mutlu olsana be adam. Ama hayat böyle gelişti deyip içinden şarkılar söylesene… Etrafta açan çiçekleri, böcekleri görüp mutluluk doldursana içini… İçim almadı, yazarken bile bu kadar mutluluğu içim almadı…

Elime kalem kağıdı aldım ve yazmaya başladım…

“Tam da şu anda bu dünyada kimler neler yaşıyordur kim bilir? Birileri sevgilisini aldatıyor, birileri sevdiği kişinin onu aldattığını öğreniyor, birileri doğum yapıyor, birileri doğuyor ve hayata yeniden başlıyor, birileri hayatının en önemli gününe hazırlanıyor, birileri kim vurduya gidiyor, birileri annesini, babasını, kardeşini, çocuğunu toprağa veriyor, birileri havalimanında uçak bekliyor, birileri evinin ortasında bağıra çağıra ağlıyor, birileri ayrılık konuşması yapıyor, birileri sonu muhtemel kötü bitecek bir aşka yelken açıyor, birileri yeni bir iş kuruyor, birileri yepyeni umutlarla sevdiği kişiyi ailesine anlatıyor, birileri bu akşamki kız istemesine hazırlanıyor, birileri yeni bir okula başlıyor, birileri kendisine yeni bir hedef koyuyor, birileri sabaha kadar çalışmaktan helak olmuş evine dönüyor, birileri yolda yüksek sesle müzik dinliyor, birilerine araba çarpıyor ve ölmek üzere ambulansa bindiriliyor, birileri kaza yapıyor ve adam öldürüyor, birileri karısını dövüyor, birileri dayak yiyor, birileri hayatının en önemli kararını alıyor, birileri yurt dışına taşınıyor, birileri hamile olduğunu öğreniyor, birileri hamile olduğunun haberini veriyor, birileri kolunda şırınga son uykusuna dalıyor, birileri uyuşturucu batağına düşüyor, birileri ilk sigarasından bir fırt alıyor, birileri bu akşam öleceğini bilmeden televizyonun düğmesine basıyor, birileri pazara gidiyor, birileri sevişiyor, birileri sevgilisine onu ne kadar çok sevdiğini söylüyor, birileri ilk defa bir kızın elini tutuyor, birileri ilk defa öpüşüyor, birileri bir ağaç ekiyor, birileri intihar ediyor…

Birileri intihar ediyor…

32 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Yaprak